17 Mart 2013 Pazar

Sevdiğim Yazılar: İlaç Tekelleri Ve Hastalıklar Ya Da Hepimiz Anormaliz

                                               


“Bu yazının amacı, herkesin “hasta” olduğunu "bilimsel" olarak ispatlamaktır.”

Reklamlar ihtiyaç üretmeyi esas alır. Ve günümüz küresel tekellerinin hatırı sayılır bir endüstri kolu olan ilaç tekelleri de, ürettikleri ilaçları ihtiyaç haline getirebilmek için hastalık üretiyorlar. Süreç biraz karışık işlese de mantığı anlamak hiç de zor olmayacak. Öncelikle, ilacın tanıtımı yerine, hastalığın tanıtımı esas alınıyor. Bu tanıtım yalnızca medya kullanılarak değil; hastaneler, klinikler, doktorlar, eğitimciler de kullanılarak (öncesinde satın alınarak) yapılıyor. Genelde önce ilaç üretiliyor. Sonra da ilaca yönelik bir hastalık. Çoğu zaman tek bir ilaç için onlarca hastalık yaratılıyor. Bu hastalıkların sakıncaları kitlelere iyice aktarıldıktan ve pazar alıcı hale getirildikten sonra ilaç piyasaya sürülüyor. İlaç, hastalık üretilerek ihtiyaç haline getirilmiş oluyor.


                                       


Bu süreci kavradıktan sonra şimdi hastalık üremenin 5 yöntemini çarpıcı örnekleriyle görüp daha sonra hepimizin nasıl da birer “hasta” olduğunu ispatlayacağız.

1. Yaşamın doğal süreçleri tıbbi sorunlar olarak satılmaktadır.

Örnek: Merck and Co firması, saç dökülmesine karşı bir ilaç keşfettiğinde, uluslararası basın ajanslarından Edelman bir kampanya başlatır: “Erkeklerin üçte biri saçlarının dökülmesinden şikayetçi.” Sonra bir takım doktorlar konuyla ilgili araştırma sonuçlarını açıklar: “Saç dökülmesinin paniğe ve duygusal bozukluğa yol açtığı, saçları dökülen kişilerin iş bulmakta zorlanacağı görülmüştür” Bu açıklama, Edelman tarafından basına dağıtılırken, araştırmanın Merck and Co tarafından finanse edildiği ve açıklamayı yapan doktorları Edelman’ın seçtiği gizlenir.

2. Ender görüler semptomlar, yaygınlaşan hastalıklar olarak gösterilir.

Örnek: İktidar hapı Viagra (cinsellik paylaşım değil, erkeğin kadın üzerindeki iktidarıdır) piyasaya sürüldükten sonra nedense iktidarsızlık sorununda büyük bir artış görülmüştür. Pfizer firmasına göre ereksiyon sorunu günden güne artış gösteren ciddi bir hastalıktır. Verilen yüzdeler ise, bu konuda dünyanın önde gelen uzmanlarından Hurmuth Porst tarafından abartılı olarak değerlendiriliyor. Ama bunun bunun bir önemi yok. Çünkü Hurmuth Porst’un elinde insanlara ulaşacak medya yok. Medyanın da, O’nun açıklamasına bir ilgisi…

3. Kişisel ve sosyal problemler tıbbi sorunlara dönüştürülür.

Bunu örneklememize gerek yok; çekingen biriyseniz sizde ruhsal bir bozukluk var demektir. Asosyal bir kişilik yapınız var ve sosyalleşmek için ilacınız hazır. Kendinize güveniniz yoksa yine ruh hastasısınız ve Prozac benzeri onlarca ilaçtan biri yine sizin için hazır.



                                         

4. Normal değerler düşürülerek var olan riskler hastalığa dönüştürülür.

Örnek: Kolesterol ve kemik yoğunluğuyla ilgili normal değerler aşağı çekilir ve bir anda toplumun % 40 ‘ı “hasta” ilan edilir. Geçtiğimiz günlerde, tansiyonun normal değer aralıklarının artık 13-8 değil de 12-7 olduğu açıklandı.

5. Hafif sendromlar önemli hastalık belirtileri olarak sunulur.

Örnek: Ağrı, ishal veya karın şişmesine neden olan irritabl bağırsak sendromu bugüne dek psikomatik bir hastalıkken birdenbire ciddi bir hastalık olarak sunulmaya başlandı. Böylece kendi ilaç pazarını yarattı.


Şimdi bu yollarla üretilen yüzlerce hastalıktan sadece birkaç tanesine göz atalım.

Sisi Sendromu : Adını 19. Yüzyıl’da yaşamış Avusturya Kraliçesi Sisi’den alan bu “hastalık” 1998 yılında Smithkline Beecham firmasının tek sayfalık bir reklam ilanıyla ortaya çıkmış. “Depresyonun özel bir türüdür” diye sunulan bu “hastalığın“ uydurma olduğu Münster Üniversite Kliniği Psikiyatristi Mark Burner ve arkadaşları tarafından ortaya konulmuştur. Yine de Sisi Sendromu tanısı konularak, buna yönelik ilaç yazımı yapılmaktadır.

Erkekte Değişim Yılları Sendromu : Jeneptarm ve Dr. Kade/Besina Pharma firmaları, erkeğin değişim yıllarını ciddi bir hastalık olarak kabul ettirebilmek için uğraş veriyor. Böylece garanti bir piyasaya yakalamayı hedefliyorlar.



                                         

Kafes Kaplanı Sendromu : Medical Consultin Group firması normalde çocuklarıyla sabırla ilgilenen babaların “zaman zaman” bu hastalığa yakalandıklarını belirterek “Şimdiye dek bilinen özel bir durumdan dolayı, babalar doğru karar almakta zorlanıp, tıpkı kafese kapatılmış bir kaplan gibi saldırganlaşmakta” diye tanıtıyor hastalığı.

Fabrikada ya da ofiste 8-12 saat çalışmışsınız, patrondan/ustabaşından belki de küfür işitmişsiniz. Üstelik iş dönüşü trafik canınıza okumuştur. Ya da belki, çocuğunuzun istediği herhangi bir şeyi alacak kadar paranız yoktur ve eve geldiğinizde canınızın sıkıntısını onu azarlayarak göstermişsinizdir. O halde sizde kafes kaplanı sendromu var. Olsun, üzülmeyin; klinikleriniz ve orada size bu hastalığı giderecek ilaçları yazacak doktorlarınız var.

Cennet Depresyonu : İspanya’ya özgü bir “hastalık” ama dünyaya yayılmaya aday. İspanya’da çalışan bir psikoterapist olan Eckhard Nevman, emekli olduktan sonra Mallorca Adaları’na yerleşenlerin “Dinlendirici ortama rağmen, hatta belki de bu yüzden” cennete depresyonu yaşadıklarını farketmiş. Siz siz olun, emekli olduktan sonra, kafamı dinleyecek sakin bir yer bulayım demeyin. İyisi mi, İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerin merkeze yakın, gürültüsü bol olan bölgelerine yerleşin.

Toplum Fobisi : Çekingenliğin ileri bir boyutuymuş. Roche firmasının Avustralya birimi bu “fobiyi” iyileştirecek anti-depresan ilacı Aurorix’i piyasaya sürmeden önce, Roche tarafından finanse edilen bir basın kuruluşu “ Bir milyonu aşkın Avustralyalı’da görülen bu sendromun” ilaç ve davranış terapisi ile iyileştirilebileceği üzerine yazılar yayınlamış. İlaç bu yazılardan sonra piyasa sürülmüş.



                                           

Kadın Olmak: Kadınlar regl olmaya başladıkları andan itibaren hastadırlar. Regl öncesi dönem sendromu, değişim yılları sendromu vs. Bu “hastalıklara” yönelik onlarca ilaç günümüzde tedavi hizmetini görüyor. Yani kadınların bazı dönemlerde yaşadıkları doğal süreçler hastalık olarak pazarlanıyor. Bu da “erkeğin değişim yılları sendromu” gibi sürekli ve garantili ilaç satımı şansı yaratıyor.

Çocuk Olmak: Sadece bu kadar değil; en önemli saldırı aslında çocuklara yöneliktir. Çocuklara kullandırılan çoğu uyuşturucu ilaçlarla, çocukların gelecekleri ipotek altına alınıyor. Özellikle “çağın hastalığı” diye adlandırılan Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite (DEHB) “hastalığı” dikkat çekicidir. Ve bu hastalıkla ilgili zorla uygulanan tedavi de…

Kimler tarafından finanse edildiği bilinmeyen Psikolog Alexander Dröschel, geçtiğimiz yıllarda bir milyon kadar çocuğun DEHB çektiğini öne sürünce, ilaç tekellerinin marifetiyle konu medyada genişçe işlendi. Sonra da tekellerin ilaç satışları genişledi. Novartis isimli firma DEHB ile ilgili bir masal broşürü bile hazırladı. Masalın kahramanı dikkatli ve çok hareketli olduğu için başı bir türlü dertten kurtulmayan Hippihopp adındaki bir kalamar. Doktor Kaplumbağa bir şans eseri kalamarın DEHB sendromuna yakalandığını fark ediyor ve O’nun, küçük beyaz bir hapla iyileşeceğini de biliyor.

Bu küçük beyaz haplar, tersi söylense de tolerans yaratarak ileri bir uyuşturucu bağımlılığı riski oluşturuyor. Dahası kalp krizi yaratabiliyor ve bu hapların neden olduğu kalp krizi yüzünden birçok çocuk yaşamını yitirdi. Yıllarca kalp krizlerinin bu haplardan kaynaklanmadığı iddia edildiyse de, ABD’de birkaç yıl önce küçük bir çocuğun kalp krizinden ölmesinin sorumlusunun bu tür ilaçlar olduğu kanıtlandı.



                                     

Belli yaşlardaki çocuklarda dikkat eksikliği ve buna bağlı olarak aşırı hareket isteği görülmektedir. Bunun için birçok neden sıralanabilir. Bir kaçını saymamız gerekirse; birincisi, toplumsal yaşamın değişen aktiviteleri çocukları sınırlamaktadır. Azalan komşuluk ilişkileri, ziyaretlerin de azalması, olan ziyaretlerde hep beraber genelde televizyon izlenmesi, çocukların da oyunlar yerine TV’ye yönlendirilmesi. Yine kentlerde çocuklar için oyun alanlarının yetersizliği, caddelerde ve sokaklarda artan araç trafiği yüzünden çocuklar için güvenli olmaması vs. nedenlerle çocukların eve kapatılması. Büyüklerin bile uzun süre evde kalmaktan sıkıldığı bir durum çocuklar için gerçek bir hapishanedir. Can sıkıntısı; çocuk için, bunu giderecek bir araç yaratamadığı zaman elbette hareket isteğini artıracaktır. Saatler boyu eve tıkılıp kalan çocuk, TV ile oyalanmaktadır. Konusuz müzik kliplerindeki, çizgi filmlerdeki hıza ayak uyduramayan çocuğun dikkati bozulmakta, dağılmaktadır. Aynı şeyi çocuklara, vakit geçirmesi için alınan video ve bilgisayar oyunları da yapmaktadır. Çocuklar soyutlama yeteneğini somut olayları gözlemleyerek edinir. Dış dünyada izlediği, gözlemlediği olaylar, ona konular oluşturacak soyutlama yeteneği kazandıracaktır. Masallar, öyküler bu durumu pekiştirir. Oysa birbiri ardına hızla akan görüntüler eşliğindeki müzik ya da konusu tam olmayan çizgi filmlerdeki hız, çocuğu şakına çevirmekte, soyutlama gücü bu hıza yetişememektedir. Kendisi hareketsizken, hız onu dumura uğratır. Soyutlama yeteneğini gelişmeyen çocuk, çevresindeki şeylere dikkatini tam veremez. Çünkü bu şeyler, onu meşgul eden, oyalayan TV veya PC oyunlarındaki hıza göre, kaplumbağadan bile yavaştır. Bu çatışmayı, çelişkiyi yaşayan çocuk daha çok TV ve PC oyunu ister. Çelişkiyi çözmesinin tek yolu budur. Bir süre sonra bu da yetmez ve sürekli sıkılmak, dikkati daha da dağıtır. Bu da daha çok hareket etme isteği doğurur. Zaten kapalı mekan, TV karşısında sıkılan çocuğun enerjisini boşaltmasının yolu budur. Bunun önlenmesinin yolu, çocukları TV’nin PCoyunlarının hızından kurtaracak; konulu hikayeler, masallar, olay anlatımı, gibi çocuklarla diyaloğun fazla tutulması, yaşının gerektirdiği oyunları yaşıtları ile oynayabilmesinin yollarının açılmasıdır. Masallar özellikle önemlidir, çünkü çocuğun hayal dünyasını zenginleştirir. Bu da soyutlama gücünü geliştirir. Çünkü hayal ettiğini somut dünyayla kıyaslamaya başlar.



                                                 

İlaç tekelleri ise, sorunu normalleştirerek, çocukları uyuşturarak anne-babalara, öğretmenlere rahatlık sağlamaktadır. İnsanın kişiliğinin gelişme dönemi çocuklukta başlar ve çocukluk bunlar için en önemli dönemdir. Bu dönemde kişiliği sakatlanan çocukların, yarın yaşama tutunması kolay olmayacak, yine tekellerin pazarında ila müşterisi olarak “vazifesini” yerine getirmeye devam edecektir. Durum aileleri de etkilemekte, çocukları yüzünden utanç duymalarına neden olmakta, en yakın çevreleriyle bile ilişkileri bozulmaktadır. Yani uygulama, ilaç bağımlılığı yaratmanın ötesinde, çocukların geleceğini ipoteklerken, toplumu parçalama görevi de görmektedir.

Gerek çocuklar, gerekse yetişkinleri sisteme yamamakta, sorunlarla mücadele etmenin önüne geçmektedir.

Bugün yararı bilimsel olarak kanıtlanamamasına, hatta son zamanlarda yan etkilerinin ciddi sorunlar yaratabileceği kaygılarına rağmen kırk yaş üstü kadınların önemli bir kısmı östrojen hapları kullanıyor.

Günümüzde artık, her hastalığın bir ilacı, her ilacın bir ya da daha fazla hastalığı var. Bu hastalıkların uydurulmasında en önemli rolü psikiyatristler, nörologlar üstleniyor. En çok da, geniş kitlelere hitap edecek hafif “ruhsal bozuklukların” tanımıyla ilgileniyorlar. Yeni hastalık keşfeden uzaman doktorlar kısa sürede hızla yükseliyorlar. Bilimin acizliği, doktorların ilaç tekellerine hizmet için uzmanlıklarını satmaya hazır olmalarına dayanıyor.


                                 

Özel kuruluş ve kliniklerde elde edilen sonuçlar, kısıtlı deneylere dayansa da; hesaplar istatistik “biliminin” yardımıyla toplumun tümüne göre yapılıyor ve bir hastalığın ortaya çıkma sıklığı genelde gelişigüzel tahminlere dayandırılıyor.

Hafif sendromlar, yaşamın içinde sıkça karşılaşılan durumlar çok ciddi isimler verilerek hastalık diye piyasaya sürülüyor. Örneğin, inatçı çocuklara “Opositronal Defient Desarder” bozukluğu yakıştırılabilirken; yorgunluk, kişinin kendine güvensizlik duyması “Disthym” adında özel bir depresyon türü olarak pazarlanabiliyor. Doğal üzüntü ise psikiyatride “uyum bozukluğu” olarak anılıyor. Tüm bu “hastalıklar” için çok zengin bir ilaç seçeneği bulunmuyor elbette. İlacın patent süresi bittiğinde, aynı ilaç başka bir isimle piyasaya sürülerek, patent kazancı da süreklileştiriliyor.

İlaç tekelleri bir yandan “hastalık” uyduracak hekimleri finanse ederken, diğer yandan bu “hastalıklara” geniş kitleleri inandırabilmek için medyayı kullanıyor. Reklam ilanları, TV’lerde yayınlanan “sağlık” programları, köşe yazarlarının yakınları ya da bir tanıdıklarının başına gelen bir ruhsal hastalığın anlatılması, çeşitli testler -en az beş evet’iniz varsa hastasınız- yoluyla “hastalık” kitlelere duyuruluyor. Kitle bu yolla “terörize” edildikten sonra, hastalığa karşı “savaş” açılabiliyor.

On beş filozof, doktor ve bilim insanından oluşan Nuffrend Council of Bioetichs birliği, insanların ilaç bağımlısı haline getirilmesinin yeni bir megatrend olarak geliştiğine dikkat çekerek “En önemli problemlerden biri, yeni hastalık tanımlamalarının yaygınlaşmasına veyahut da hastalıkların iyice didiklenerek daha geniş bir kitleye mal edilmesine dayanıyor. Tıptaki gelişmeyi teşvik eden yalnızca piyasa kuralları da değil; doktorlar ve ilaç firmaları ister istemez sağlıklı insanlara yöneldiler” diyor.



                                         

Açıklamada geçen “tıptaki gelişme” sözünü tırnak içine almakta fayda var. Çünkü gelişme; hastalıkların önlenmesi, var olan hastalıklarla savaşta tedavi olanaklarının artırılması, kolaylaştırılması vb. olgulara dayanır. Oysa buradaki “gelişme” hastalık uydurmaktır. Aynı maddeleri içeren ilaçların, farklı adlarla, uydurulan hastalıkların bir sürüsüne çare olarak gösterilmesidir. Örneğin Prozac ve türevi ilaçlar, yüzlerce depresyon türü için kullanılmaktadır. Bunlar, beyindeki serotenin maddesinin salgılanmasını sağlıyor ve kişiyi bir sürü rahatlatıyor. Esrar da aynı işi yapıyor; eroin, kokain gibi uyuşturucular da… Tıptaki “gelişmeyi” teşvik eden bizatihi “piyasa kuralları” oluyor. Pazarın sürekli olarak gelişmesi gerekiyor ve bunun için de daha çok hastaya ihtiyaç duyuluyor. Hasta yoksa da yaratılıyor. İşte bilimin gücü! İnsanlık için kullanılacak tıp bilimi, hastalıkları, hasta sayısını azaltmak için çalışırken; kapitalizmde tam tersi işleyişle hasta sayısını artırmak için sağlıklı insanlara yöneliyor.

2002 yılı verilerine göre, Dünya’da en çok ölüme yol açan hastalıklar; yılda 7.5 milyonla kalp, 6 milyonla felç, 4 milyonla solunum enfeksiyonları, 3 milyonla aids, yine 3 milyonla kronik akciğer hastalıkları, 2.6 milyonla doğum sonrası travmaları, 2 milyonla ishal, 1.5 milyonla tüberküloz, 1’er milyonla sıtma ve akciğer kanseriyken, en çok üretilen “hastalık” ilaçları 27 milyar dolarla kolestrol ve yağ azaltıcılar, 26 milyar dolarla ülser ilaçları, 21 milyar dolarla anti-depresanlar, 12.5 milyar dolarla psikoza karşı ilaçlar, 11 milyar dolarla yüksek tansiyon ilaçları vs. ilaçlardır. Öldüren hastalıklar için araştırma ve yeni ilaç üretimi, ilaç tekellerinin sadece pazarlama için ayırdığı miktarın yanına bile yaklaşamıyor. Anti-depresan ve psikoza karşı ilaçların üretim yüksekliği ise dikkati çekiyor. (Veriler; Cumhuriyet Gazetesi; Bilim Teknik eki, Sayı 947, s.2)

                                        

Hastalık ticareti adı verilen bu durum; yalnızca kar sağlamıyor, aynı zamanda bir kontrol aracı, pratik sonuçlar oluşturan ideolojik bir saldırıyı da içinde barındırıyor. Uydurulan tüm hastalıkların % 95’inden fazlası “ruhsal bozukluk”tur. Örneklerden de anlaşılacağı gibi, hastalık tanımı öylesine geniş ki bugün toplumun tamamı hafif ya da ağır, birden çok ruhsal bozukluk taşıyor. Buna bir kez inandınız mı ilaç bağımlısı olmaktan başka, sıkıntıların sistemden değil, kendinizden kaynaklandığından başka bir şey yapamazsanız. Dolayısıyla, sistemi değiştirmeye çalışmak yerine, sistemi normal kabul edip kendinizde anormalliğe uyduracak değişikliğe gitme yollarını arasınız. Örneğin, üniversite sınavı sizde stres mi yaratıyor? Bu, sistemin eğitim politikasından kaynaklanmıyordur. Öyle ya, bütün öğrencilerin eğitim göreceği kadar üniversite açılamaz. Bu işe devlet kaynak yetiştiremez. Sonuç olarak, normal olan sınav sistemidir. Anormal olan ise, bu sisteme tepki gösteren sizsizinizdir. Artık Prozac mı olur, başka bir ilaç mı; her neyse ruhunuzu madde ile rahatlatmanız gerekir. Hemen her şeyi düşünceyle başlatırlar ama düşünceler için de madde kullandırırlar. Onlar gerçeği biliyor!

Böylece, kendine güvensiz, “normalleşmek” için çırpınan, ilaçlara sarılan insanlar yaratılıyor. Böyle bir insan elbette sistemi sorgulamayacaktır. Sistemi normal; kendisini, kendisinde bir sıkıntı olmadığını düşündüğünde de sisteme tepki duyanlara anormal olarak görecektir. Yaşadığı doğal süreçleri, insan olmanın gerektirdiği duyguları sorgulayacak, kendisine yabancılaşma süreci de hızlanacaktır.

Umut Deniz Kılıç

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Mesajınız kısa bir süre sonra yayımlanacaktır.